“ÖNCE SEN” (İNATLAŞAN ÇİFTLER ÜZERİNE)


357 Görüntüleme

“Bir köprüde karşılaşmış iki inatçı keçi” diye başlayan çocuk şarkısını bilirsiniz. “Önce ben!Hayır ben!” diye didişirlerken, boynuzlarıyla birbirlerini ittirirken, ikisi de suya düşer,boğulur.

Çevrenizde vardır böyleleri. Bu durum bazen kardeşler arasında; bazen anne-oğul, bazen baba-oğul,bazen iki yakın akraba arasında olabilir. En çok da evli çiftler arasında görülebilir. Sürekli didişen, kavga eden, birbirine sataşan, inciten çiftler. Bu yüzden de evlilikleri çok kötü giden çiftler. Böyle karı-kocaların çevresindeki herkes de illallah demiştir. Onların negatif enerjisi ve etkisi; başta çocukları olmak üzere tüm geniş aileyi hatta komşuları bile etkiler. Burada bahsettiğim karı kocalar sürekli inatlaşır,restleşir. Bazen şiddete kadar giden sözel kavgalar, nizahlar... Bilirsiniz Adile naşit- Münir Özkul çiftinin “sirke mi? Limon mu?” iddialaşmasını. Başta herkese komik gelir karı- kocanın bu şekilde tartışması. Herkes başta güler, şirin bulur, sonra dozaj gittikçe artar. O zaman akrabalar ufak ufak sıvışır ortamdan. Çocuklar gittikçe duyarsızlaşır. Böyle bir çiftin evine kimse misafir olmak istemez ya da herkes gözlerine bakar ne zaman başlayacak diye. Haa bu arada komik bir klişe vardır ya. “En büyük aşklar nefretten doğar” gibi ya da: “Zıt kutuplar birbirini çeker” gibi. Siz inanmayın buna. “Bu kadar kavga; kedi köpek gibiler” dedirtir.

Burada temel sorunlardan biri; basitçe didişme,inatlaşma gibi görünse de,kavganın daha derin bir düzlemde gerçekleşmesidir. Çiftlerden birinin baskı kurması, dediğim dedik olması, bazen her iki tarafın da aksi olması söz konusudur. İkisi de dik, ikisi de alttan almayan, ikisi de dayatan bir çift ise bu durum sürekli “savaş hali” psikolojisine döner. Gardını alan alana, güç savaşına dönüşür. Psikolojik açıdan bakarsak da; en çok inat eden çift hangisi ise, çocukluktan ve ergenlikten kalan patolojilerin etkisi olabilir. Bazen ciddi bir kişilik bozukluğunun günlük yaşama yansıması olabilir. Narsist, kendini beğenen, baskıcı, sert, esnek olamayan, tutucu, saygısız, sevgisiz, bencil,ilgisiz bir yığın negatif davranış kalıpları da sebep olabilir. Her iki eş de benzer şekilde direnç gösterirse işin içinden çıkılmaz haller oluşur. Bazen de bu inatlaşmanın altında gizli korkular yatar. Özerk olma arzusu, kendi istediğini kabul ettirme, başkasının denetimine girememe gibi gizli egosal dirençler de işin cabası. Eğer bu özellikler erkekte ise toplumsal bilinçaltı hep kadının alttan almasını bekler. Ama kadın bunu başaramıyorsa ya da dik başlı ise, sevgi de bitmişse sorunlar ve kavgalar artarak çoğalır. Evlilik can çekişir hale gelir. Burada sen ben kavgası yerine biz olmak; birbirlerinin hatırına kendi isteklerinden gönüllüce feragat etmek, karşı taraftan da takdir alarak onore olmak işi kolaylaştırabilir. Ayrı ayrı birey olarak istek ve sınırlar bilinirse inatlaşma değil çözüm bulma arzusu devreye girer. Duygu ve öfke kontrolü, yetişkin egosu ile hareket etmek, zaaflarını bilip; bu tartışma konusunun kişisel alan dayatması mı yoksa çözüm için mi olduğunu ayırt edecek sağduyu göstermek gerekir. Genellikle tersi olur: ne kadın alttan alır, ne erkek. İkisi de haklıdır, ikisi de negatiftir, ikisi de öfkelidir. Sonuç: filler tepişir, arada çimenler ezilir. Ortalık toz duman. Kapılar çarpılır, hakaret bazen de küfürler havada uçuşur, bağırtılar ayyuka çıkar. Yuvanın da tadı tuzu kalmaz. Kavgadan sonra her şey susar, öfke diner lakin sarf edilen sözler daha sonra gönüllere dolu gibi yağar. Birbirlerinin tüm hasadını mahveder. Buradaki kavga ve inatlaşmanın dozu “iki inatçı keçi” şirinliğinden çıkalı yıllar olmuştur. Çevrelerindeki insanlar da “Aman! Onlar hep didişir zaten” deyip uzaklaşırlar. Bu tartışmalar, baya kafa göz yara yara giderken; çiftler çarpışa çarpışa, vuruşarak alanı terk eden düşman askerler gibi ne kadar yara aldıklarının farkına bile varmazlar. Öfkeden gözleri belermiş çiftler bazen yanlarında her şeye tanık olan yavruları dahi unutup giderler. Bu savaşa tüm değerlerini, izzetlerini, sevgilerini kurban ederler.

Peki asıl soru şu: İki karı-koca neden uzlaşamaz? Neden hep ters düşerler? Aklını başına alıp, sorunu nefsin en düşük mertebelerinden çıkaramadıkları için. İlişkinin ruhu öldüğü, kalibresi bozulduğu için. Sevgi- saygı tükendiği için. Kötü bir ilişki dinamiği ve tartışma alışkanlıkları oluştuğu için. Kendi anne babalarını bilinçdışı taklit ettikleri için. Aralarında iletişim; cinsellik de dahil hiçbir kaynaştırıcı kalmadığı için. Saysak daha ne çok sebep çıkar. Sebepleri tespit etsek de sonuç daha önemli.

Yapılacak şey belli: amigdala dediğimiz ilkel benlikten kurtulup, gerçek iki eş gibi davranmak. Neleri ateşe atıp vazgeçtiklerini birilerinin, bazen çocuklarının hatırlatması. Kadın-erkek klişelerinden kurtulup, “insan ne yapar?” diye düşünmeye başlamak. “Benim param,senin paran,benim evim, senin çocuğun,senin annen,benim kardeşim, benim kararlarım,senin işin,vs..” tüm tartışma konularını çözümlemek.

En önemli şeylerden biri de meseleleri gönülden bir özür dileyerek, helalleşerek, yeni ve temiz niyetler koyarak, gideri açmak. Tüm tıkalı yolları temizlemeye yeniden niyet koyup, harekete geçmek. Gerekirse bir evlilik ve aile danışmanından yardım almak. kitaplara bakmak. Doğru filmler izleyip; can çekişen güzel duyguları yeniden diriltmek. Karı-koca olduğunu, aile olduğunu, biz olduğunu yeniden hissedecek girişimlerde bulunmak.

Hazır özür dilemekten ve yeniden başlamaktan bahsetmişken yeni bir tartışma konusu açılmasın lütfen! Sevgili eşler şimdi de “Önce kim özür dileyecek?-Önce sen! Hayır sen başlattın!” gibi şeyler söyleyip yeniden kavgaya mı tutuşacaksınız? Bir de önemli bir tartışma sorusu ben vermiş olmayayım. “Son sözü kim söyleyecek?” Bu konu; niyet inatlaşmak olursa sonsuza kadar süren “yüz yıl savaşları”na dönüşür. Aman diyeyim! Değer mi? nice dilenmemiş özürler, nice alınmamış gönüller, nice söylenmemiş güzel sözler boynu bükük çocuklar gibi orada duruyor.

Hadi inatlaşmayı, çekişmeyi, birbirimizin ilişkisini ölmeden öldürmeyi bırakalım. Şu güzel yuvanızın çatısındaki hiçbir kiremit çatlamasın bile. Hiçbir güzel söz söylenmeden tavanda asılı kalmasın. Hadi bırakalım dirençlerimizi. Bozulalım, çözülelim, yazılalım yeniden. Birbirimize karı-koca yakınlığıyla yeniden yaklaşalım...Gerekirse yumuşayalım, içimiz erisin merhametten. Katıp katıştıralım elimizde ne varsa. Ezmeden, üzmeden, germeden yeniden güzel aşımızı pişirip karıştıralım.” Kim önce özür dileyecek” diye sorarsanız; daha akıllı, daha fedakar, daha yapıcı, daha vicdanlı, daha sağduyulu olanı, daha inançlı, daha değer vereni, izanı-terazisi olanı çözmeli diye düşünmek isterim. Lakin incinen eşler adına; kim haksızlık yaptıysa o dilemeli. Kim kırdıysa önce o tamir etmeli. Kim dağıttıysa o toplamalı diye de bitirmek isterim. Sonuçta iki keçi gibi kafa kafaya gelmeden, boynuzları kırmadan işi çözmeli derim. Ne dersiniz böyle daha güzel olmaz mı?

Yazar

Gönül Nart

0 Yorum:

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *