KİTAP KÖŞEM: HERKES BİRAZ OBLOMOV


230 Görüntüleme
Dinlemek İçin Tıklayınız. 👉🏻

    Okumayı öğrendiğim günden bu yana arkadaş kavramının bendeki anlamı tamamen değişiktir. Okumayı öğrenmeden önce ve sonrası diye ikiye ayrılır. Küçük yaşlarda doğru arkadaş kimdir? sorusu aklımı kurcalamaya başlamıştı. Yaşım itibariyle o yaşlarda bazı seçimlerimin yanlış olduğunu hatırlatan olayları şimdilerde tebessüm ederek anımsasam da o zaman minik kalbime nasıl ağır gelen şeylerdi. O yaşlarımda hafızamda ilk yanlış arkadaşlığa imza atan örnektir; hastalandığımda okula gidememiştim ve unutmuyorum ertesi gün sınav vardı, arkadaşıma nerelerden mesul olduğumuzu sorduğumda yanlış sayfaları söyleyerek hayatımın ilk yanlış yönlendirilmesiyle karşı karşıya kalmamı sağlamıştı. Bu vesile ile birine güvenmekte acele etmemem gerektiği hakkında ilk tecrübeye sahip olmuştum. Üzerimde mavi önlükle hem de her şeye rağmen kazandığım kırmızı kurdeleyle. Üzerimden mavi önlüğü çıkaracak yaşa ulaştığımda da yanlış arkadaşlarla tanış olmam hep devam etti. Ta ki okuma alışkanlığı kazanana kadar. Artık kitaplarım vardı onlar öyle arkadaştı ki bana kimsenin arkadaşlığının varlığı yokluğuyla ilgilenmez olmuştum. Kuşku etmediğim yalan söylemeyen, haset etmeyen, hep ama hep doğruları söyleyen, bana doğru yolu gösteren canım arkadaşlarımdı. Bu kriterlerde birini bulabilmek her çağda tamamen bir şans. Allahtan erken yaşta tanıştım kitaplarımla o hazzı bir kez alan insanlar benim ne demek istediğimi daha iyi bilirler. Onların tadını almıştım sonrasında kitaplarımla olan arkadaşlığım hep ilerledi, dozu hep arttı. Uzun yıllar sonra kendi başıma okumanın yetersizliğini hissettim. İnsanlar hep anlaşıldığı toplulukların içinde olmalı zaten anlaşılmadığımızı düşündüğümüz her anın adı yalnızlık olur. Bu düşünceyle okuyan, toplumda azınlık sayıda olan insanları bir araya getirme, birlikte kitap tahlilleri yapabileceğim düşüncesi heyecan verdi ve “Kayseri Kitap Kulübü“ müzü kurduk. 2015 yılından bugüne sosyal faaliyetler, konferanslar, etkinliklerimizin yanı sıra her ay belirlediğimiz eserlerin tahlillerini kitapsever arkadaşlarımızla yorumlamayı bir çok dünya nimetine değişmem. Onlarla yalnızlığımıza şifa olan kitap kulübümüzce okuduğumuz, etkisi altında kaldığım eserleri gelen talep üzerine burada da sizlerle  “KİTAP KÖŞEM “ başlığı altında ara ara paylaşacağım. Bu yazımın başlangıç olmasını temenni ediyorum. Bu ay Kayseri Kitap Kulübümüzce değerlendirdiğimiz, bir çoğumuzun içinde kendisini bulduğu  “İvan GONÇAROV/ OBLOMOV”  eseriydi. Hadi birlikte göz atalım. 


    Mark Twain der ya "İyi kitaplar okumayan adamın okumuş olmasıyla cahil kalması arasında hiçbir fark yoktur." diye. Bu düşünce çerçevesinde okumak gerek ama seçkin eserler okumak gerek, okumaktan ziyade ne okuduğumuzdur. Seçkin eserlerle tanışmakta tıpkı hayatımızdaki iyi insanlar gibi nasip işi. Öte yandan yanlış kitaplarla tanışmayı sakıncalı bulmuyorum bana iyi eserlerin kıymetini hatırlatıyor. Kötü insanlarla tanışmayı da sakıncalı bulmuyorum onlarda iyi insanlara daha sıkı sarılmama vesile oluyor. Demem o ki kitaplarda aynı insanlar gibi iki kapağın arasında saklı, içini açmayınca biraz zaman geçirmeyince anlaşılmıyor. Bu ay ki seçimimiz  Rus edebiyatına ait yazarın ilk okuduğum eseriydi. Yazar 619 sayfalık bu eseri uzun süre hafızasında kurgulamış ve bir ay gibi kısa zamanda kaleme alıp tamamlamış. Aslında bu kitap olay örgüsünden ziyade kitabın ana karakteri Oblomov’un ruhsal değişimlerinin anlatımıyla sürüp giden ve buna rağmen sürükleyici bir kitap.
    Oblomov, çocukluğundan beri bütün işlerinin çevresindekiler tarafından yapılmasına alışmış, varlıklı bir ailenin iyi eğitim aldırılmış, kültürlü ve nazik oğludur. Çocuk yaşta kendi temel vazifeleri bile hep başkaları tarafından karşılanmaya alıştırıldığı için yemek yemek, giyinmek iş olarak ona çok gelmiştir. Yetiştirilme tarzından kaynaklanan sıkıntılar onu ileriki yaşta bile çizmelerini kendisi giyemeyecek beceriye sahip olamayan biri haline dönüştürmüştür. Dünyanın bin bir türlü halinin olduğunu göz önünde bulundursaydı Oblomov’un ailesi, her şart ve koşula hazır yetiştirselerdi belki bir çok şey farklı olabilirdi. Çocukluktan süre gelen alışkın olduğu yaşam tarzı değişime uğrar. Hiç bitmeyecek sandığı varlıkları bir süre sonra olumsuz yönde zora sokar dolayısıyla hayatı tahmin edemediği şekilde değişime uğrar. İşin mühüm olan kısmıda burada başlar. Olanlara karşı, kazananların kaybedenlerin çok olduğu bir savaş alanı olan hayatta Oblomov başına gelen olaylara karşı bir savaşçı değil seyircidir. Sadece seyreder. Yaşama savaşına katılmadan bir kenarda durup zamanın geçmesini bekleyen biridir o. Bu haliyle aklıma 
 Ahmet Hamdi TANPINAR’ın bir sözünü getiriyor: "Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum." 
Onun içinde ruhsal savaşı kendisini bırakmasına, evinden çıkmamasına, sorumluluk almayarak kendini sadece yaşamaya bırakır. Böyle bir yaşamın ancak mutlu ve sorunsuz ilerleyebileceğini düşünür ve hayata dair; eğitim, iş, aşk, aile kurma gibi herhangi bir konuda risk almaz. Onun, kendisine zıt karakterde yakın arkadaşı Ştols, ne kadar bu hayattan kurtarmaya çalışırsa Oblomov evine, yatağına daha çok sarılır. Bu şekilde anlatınca ne tembel, ne uyuşuk, ne sıntır adammış diyorsunuz değil mi? 
“İçinde olup bitenlerden kimselerin haberi yoktu. Eşi dostu sanıyordu ki onun bütün derdi yemek içmekten ve uyumaktan ibaret. Ne bilsinler? Herkes onu akıllı uslu bir insan diye tanıyordu.“  
Aslında onunki dışarıdan gözlemlenenin dışında ne tembellik ne de uyuşukluk, onunki Oblomovluk. Peki nedir bu Oblomovluk? Oblomovluk uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık fazla bilincinde olma, her şeyin farkında olma halidir. Bu farkındalık nedeniyle bilinçli ilerlemek istememenin getirdiği tükenmişliktir.
 “- Sanırım yaşamaya bile üşeniyorsun.
 -Öyleyim sanırım 
- Peki özellikle sevmediğin şey nedir?
 -Her şey. Bu aralıksız koşuşturma, sıradan tutkular, aç gözlülükler, birbirinden üstün olma arzusu, dedikoduculuk, insanı baştan aşağı süzmeler...“
Dışarıdan gözlemleyen herkes onu tüm gününü odasından dışarı çıkmayan, sosyal hayata kapalı, kaygısız, tembel, bir şeyi ciddiye almayan, ayakkabısını bile yardımcısının desteğiyle giyen tembel birisi olarak tanımlamasına karşı kitap ilerledikçe Oblomov'un ruhuna bürünüyorsunuz ve ona tembel demeyi yakışıksız buluyorsunuz. Çünkü tembellik bir tercihtir oysa Oblomov kendi durumunun farkında olan, içinde hep harekete geçme isteğiyle kıvranıp planlar yapan fakat bir türlü hiçbir planını gerçekleştirememekle birlikte  ertelemekle  rahatlayan bir kişiliktir. Sürekli sorgulayan tüm zamanını odasında düşünerek geçirmektedir. Hani Meksikalı yazar Octavio Paz der ya: "Hiçbir şey yapmadan da yorulabiliyor insan; Düşündükleri ağır geliyor mesela." Bu adamı okurken hep bu sözün etrafında döndüm durdum. O düşündüklerinin ağırlığıyla yok olanlardan, etrafında sürüp giden hayata uyum sağlayamayanlardan, o tükenenlerden. Onu soğutan en büyük etken dışarıdaki hayatın iki yüzlülüğüne, her şeyi kar amaçlı gören insanlarla birlikte çalışmaya, çıkar uğruna onlarla birlikte tek düze yaşamaya yaptığı tek kişilik protestodur. İçinde bulunduğumuz hep koşmamız, soluk almadan koşmamız sıkı sıkı tembihlenen, insanın kendi ile zaman geçirmesi, durup düşünmesi boş zaman algısı gibi aksettirilen bu çağda sanırım Oblomov'u en güzel desteklercesine fikir süren Bukowski’ dir; "Önemlidir tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin. İster aktör ol, ister ev kadını farketmez. Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir. Hiç bir şey yapmamak, çok çok önemlidir. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu..."  

    Bazı toplumlarda insanlar en az 10/12 saat çalıştırılır. Bu tamamen insanların temel haklarını savunmamalarını sağlayacak bilinçle yapılan yöntem olarak uygulanır. Düşünsel anlamda haklarını savunmamaları amaçlanır. Çalışırken sorgulamaya vakitleri olmamalarını hedefler. Düşünce ve eylem arasında büyük bir ilişki vardır. Doğru eylem için insanlar önce düşünmeli, vakitlice bir plan yapmalı ama insanlar bu kadar yoğun çalışma sisteminde hangi vakitte düşünmeli? Hangi zamanda plan yapmalı, haklarını savunmalı?
    Halk arasında kullanılan  “Oblomovluk “ kavram olarak bizde de yerleşmiştir. Nerede uyuşuk, erincek, herhangi bir işi isteksiz yapan, ertelediğini gözlemlediğimiz insanlara “Oblomovluk“ yapma deriz. Harekete geçmesini arzu ederiz.
Gün içerisinde tıpkı bizlerde konu hakkında öncümüz Oblomov gibi sık sık cümle içerisinde döndürüp durduğumuz kelimelerimiz vardır “Bakarız, tamam halleriz, o gün yaklaşsın düşünürüz, sonra hatırlat, daha zamanı var yoluna koyarız...“ gibi bir çok türevde geliştirdiğimiz bir bakıma zihnin erteleme, kısa süreliğine kaçış operasyonu olarak ürettiği kelimelerdir bunlar. Bu kelimeler belki bir çoğumuza sıklıkla kullandığımız için sıradan gelsede psikolojide terim olarak "Procrastination" olarak bilinen yani  “erteleme hastalığı “ olarak isimlendirilmekte. 
Erteleme hastalığına sahip kişiler; yetiştirmesi gereken işleri ötelemesi, eylemden kaçınma, ağırdan alma, yapmaktan kaçınması olarak tanımlanır. Bu kişiler eyleme geçmek yerine kendi kendilerine bahaneler ve kaçış yolları bularak görevlerini erteler. Öğrencilikte ödevlerimizi erteleye erteleye son güne bırakırız, aynı şekilde spora veya diyete başlama konusunu erteleriz, pazartesi başlayacağım deriz ve bir türlü gelmez o pazartesi gibi verdiğimiz sözler döngü içinde devam eder. Bir süre sonra alışkanlık haline gelen bu durum, dikkate alınmazsa şayet kronik erteleme davranışını ortaya çıkarır.

    Severek okuduğum, gereken dersleri aldığım, tavsiye ettiğim ve sizlere kalemimin yettiğince aktardığım bu esere içindeki şu sözle veda etmek istiyorum;“Hiçbir şeyden umudu kesmemeli. İnsan kendini bir bıraktı mı yandı.“ Sözün özü;Hayatımız bir çok zaman istediğimiz ve dilediğimiz şekilde ilerlemeyebilir. Ara ara sosyal yaşamdan, sanal alemden, gürültüden, o ışıktan kenara çekilip biraz Oblomovluk yapmak, düşünmek, yenilenmek, dinlenmek bizlere şifa olarak yetecektir. Umutvar olduğumuz, kendimizi uzun süre bırakmadığımız, Oblomovluk etmediğimiz günlerde yeniden görüşmek üzere.

Yazar

Ayşegül Emre

1 Yorum:

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *