KENDİNE DÖNMEK


61 Görüntüleme

Koşmak geliyor içimden… Kilometrelerce, soluğum kesilinceye, ayaklarım artık beni taşıyamaz hale gelinceye kadar koşmak. Son gücümün de bitip tükendiğini bilerek, bütün bocalamaları, bütün tereddütleri, zihnimde dönüp duran o bitmek bilmeyen soruları ardımda bırakmak istercesine…

Bazen insanın ihtiyacı olan tek şey uzaklaşmaktır. Nereye gittiğini bilmeden, neyi geride bıraktığını düşünmeden, sadece koşmak… İçinde biriktirdiği ne varsa her adımda biraz daha geride bırakmak. Kırgınlıklarını, hayal kırıklıklarını, söylenememiş cümlelerini, yutkunarak sustuğu anları…

“Ayağına taş değmesin,” deriz ya tüm içtenliğimizle. Sevdiğimiz insanların yolları pürüzsüz olsun, canları yanmasın, hayat karşılarına hep güzellikler çıkarsın isteriz. Oysa bazen en büyük taşları, tam da ayağımızın önüne bizi en iyi tanıyanlar koyar. Hem de öyle bir koyarlar ki, tökezlediğimizde neye takıldığımızı bile anlayamayız.

İhanetin en acı tarafı da budur belki. Yabancıdan gelen bir kötülük kadar şaşırtmaz insanı; çünkü yabancıdan her şeyi bekleyebilirsin. Ama “sevdiklerim” dediğin insanların içinden çıkınca, insan yalnızca yaşadığı şeye değil, geçmişte inandığı her şeye yeniden bakmak zorunda kalır.

İnsanlar ,Sinsice, karanlığın en diplerinden çekip çıkarılan ne kadar vasıfsız davranış varsa sergilemekten çekinmiyorlar. Söylenmiş sözlerin arkasına saklanan niyetler, gülümsemelerin içine gizlenen hesaplar, masum görünen cümlelerin arasına yerleştirilen yalanlar…

Ve sen bütün bunları fark ettiğinde, çoğu zaman artık çok geç oluyor.

Çünkü bazı insanlar seni kaybetmekten korktukları için değil, sana sahip olduklarını düşündükleri için sınırlarını aşarlar. Güvenini bir emanet olarak değil, kullanabilecekleri bir ayrıcalık olarak görürler. Sen iyi niyet gösterdikçe bunu zayıflık, sustukça kabulleniş, affettikçe de unutkanlık sanırlar.

Oyunlar çetrefilli…

Yalanlar benzersiz.

Ve yalnızlık, çoğu zaman en kuytu köşede başucuna bırakılmış bir eşya gibi bekliyor insanı.

Kalabalıkların içinde yalnız kalmak da böyle bir şey sanırım. Etrafında onlarca insan varken, kendini anlatacak tek bir insan bulamamak. Bir şey söylemek isteyip cümlelerinin karşılığında yalnızca sessizlik bulmak. İçinden geçenleri anlatmaya çalışırken, karşındaki kişinin seni dinliyor gibi yapıp aslında çoktan başka bir hesap yapıyor olduğunu fark etmek…

Sonra insan susmayı öğreniyor.

Önce mecburiyetten susuyor.

Sonra kırıldığı için.

En sonunda ise anlatmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini anladığı için…

Belki de insanı büyüten şey yaşadıkları değil, yaşadıklarından sonra kimseye dönüşmeden yoluna devam edebilmesidir.

Çünkü kötülük gördüğünde kötüleşmek kolaydır. İhanete uğradığında herkesten şüphe etmek, yalan söyleyenlerin arasında doğruluğunu kaybetmek, seni yaralayanların yöntemleriyle kendini korumaya çalışmak kolaydır.

Zor olan, bütün bunlara rağmen kalbinde hâlâ biraz iyilik bırakabilmektir.

Ben galiba artık kaçmak istemiyorum.

Koşmak geliyor içimden hâlâ…

Ama bu kez birilerinden kaçmak için değil.

Kendime yetişmek için.

Yıllardır başkalarının bıraktığı yerlerde aradığım huzuru, kendi içimde bulabilmek için.

Beni yaralayan cümleleri birer birer geride bırakmak, başkalarının yaptığı seçimlerin ağırlığını artık kendi omuzlarımda taşımamak için…

Belki bir gün yine “Ayağına taş değmesin,” diyeceğim birine.

Ama bu kez o taşın nereden geldiğine de bakacağım.

Kimin koyduğuna değil, benim o taştan sonra nasıl yürüdüğüme önem vereceğim.

Çünkü bazı yolların taşlı olması kader değildir.

Bazı insanları yolumuzdan çıkarmak, bazı kapıları kapatmak ve bazı yalnızlıkları kabul etmek gerekir.

Ve belki de insan, en sonunda şunu öğrenir:

Herkesi yanında tutmak zorunda değilsin.

Sana iyi gelmeyen her şeyi affetmek zorunda değilsin.

Her yalanı anlamlandırmak, her ihanete bir sebep bulmak zorunda değilsin.

Bazen hiçbir cevap aramadan gitmek gerekir.

Sessizce…

Arkana bakmadan…

Ve bütün gücünle koşarak.

Ta ki soluğun kesilene kadar.

Ta ki içinde yıllardır taşıdığın o ağırlık, attığın son adımla birlikte biraz olsun hafifleyene kadar.

Sonra durursun.

Derin bir nefes alırsın.

Ve ilk defa, kimsenin seni beklemediği bir yerde, kendinin hâlâ yanında olduğunu fark edersin.

                                                                                                                                                            01.09.26

                                                                                                                                                         Ayşe ALGÜN

 

Yazar

Ayşe Coşkun Algün

0 Yorum:

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *