BİR TOPLUM ÖNCE ÜSLUBUNU KAYBEDER


31 Görüntüleme

Sosyolog – Aile Danışmanı – Yazar,arkadaşım Arzu Sakızlı,ile toplumun sorunlarını konuşmaya devam ediyoruz...

Bir toplumun çöküşü her zaman ekonomik krizlerle, savaşlarla ya da büyük

felaketlerle başlamaz. Bazen çok daha sessiz, çok daha tehlikeli bir yerden

başlar: İnsanların birbirine duyduğu saygıyı kaybetmesinden.

Bugün sokakta, trafikte, ailede, okulda, iş hayatında ve sosyal medyada

giderek daha görünür hâle gelen bir sorunla karşı karşıyayız. İnsanlar artık

birbirini anlamak için değil, susturmak için konuşuyor. Farklı düşünene

tahammül azalıyor. Nezaket zayıflık, sabır acizlik, hoşgörü ise çoğu zaman

gereksiz bir fedakârlık olarak algılanıyor.

Peki, ne oldu bize?

Bir zamanlar toplumsal ilişkilerimizin temelinde bulunan utanma duygusunu,

vicdanı, edebi ve karşılıklı saygıyı ne zaman değersizleştirdik?

Üstelik bunu modernleşmek adına mı yaptık?

Modernleşmekle medenileşmeyi, özgürleşmekle sorumsuzlaşmayı,

bireyselleşmekle bencilleşmeyi birbirine karıştıran bir toplumun geleceği nasıl

şekillenir?

Kültür yalnızca geleneksel kıyafetler, yemekler, türküler ya da bayramlardan

ibaret değildir. Kültür, bir toplumun birlikte yaşama ahlakıdır. Bir başkasının

hakkını kendi hakkı kadar önemseyebilme becerisidir. Kendinden güçsüz

olana nasıl davrandığındır. Kimse görmediğinde bile doğru olanı yapabilmektir.

Elbette geçmişimizin her değeri kusursuz değildi. Gelenek adı altında

sürdürülmüş eşitsizlikleri, baskıları ve haksızlıkları da sorgulamak zorundayız.

Çünkü kültürel gelişim, geçmişin tamamına teslim olmak değil, insana yakışan

değerleri geleceğe taşıyabilmektir.

Ancak bugün sorgulamamız gereken başka bir gerçek var: Geçmişin

yanlışlarını terk ederken doğrularını da mı kaybettik?

Toplum biliminde güven, dayanışma ve ortak değerler toplumsal yaşamın

temel unsurlarıdır. İnsanlar birbirine güvenmediğinde yalnızca bireysel ilişkiler

bozulmaz; toplumu bir arada tutan görünmez bağlar da zayıflar.

Saygının olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde aidiyet, aidiyetin

olmadığı yerde ise ortak bir gelecek inşa etmek giderek zorlaşır.

Bunun sonuçlarını yalnızca bugünün ilişkilerinde değil, yarının insanında

göreceğiz.

Çocuklarımıza başarıyı öğretiyoruz ama erdemi ne kadar öğretebiliyoruz?

Kendilerini ifade etmelerini istiyoruz ama başkalarını dinlemeyi ne kadar

öğretiyoruz? Haklarını savunmalarını öğütlüyoruz ama başkalarının haklarına

saygı duymayı ne kadar hatırlatıyoruz?

Çünkü çocuklar söylediklerimizden çok yaşattıklarımızı öğrenir.

Evde öfkenin iletişim biçimi olduğu, sokakta güçlünün haklı sayıldığı, sosyal

medyada aşağılamanın alkış topladığı bir dünyada büyüyen çocuklardan nasıl

bir toplumsal bilinç bekliyoruz?

Bugün normalleştirdiğimiz her kabalık, yarının toplumsal davranış kalıplarına

dönüşme potansiyeli taşıyor.

Ve asıl tehlike de burada başlıyor.

Bir toplum kötülüğe yalnızca kötüler çoğaldığında değil, iyiler yanlış olanı

sıradan görmeye başladığında da teslim olur.Saygısızlığın olağanlaştığı bir toplumda insanlar giderek birbirinden uzaklaşır.

Güven ilişkileri zedelenir. Ortak yaşam alanları çatışma alanlarına dönüşür.

İnsanlar hak aramak yerine güç gösterisine, konuşmak yerine saldırganlığa

yönelebilir.

Böylesi bir toplumsal iklimde yalnızlık artabilir, kutuplaşma derinleşebilir,

kurumlara duyulan güven aşınabilir. Herkesin yalnızca kendi çıkarını

korumaya çalıştığı bir düzende toplumsal dayanışma da giderek kırılganlaşır.

Oysa medeniyet, yüksek binalarla, gelişmiş teknolojiyle ya da ekonomik

büyüklükle tek başına ölçülemez.

Bir toplumun gerçek gelişmişlik düzeyi, en savunmasız bireyine gösterdiği

saygıda saklıdır.

Yaşlısına, çocuğuna, kadınına, emekçisine, kendisi gibi düşünmeyene nasıl

davrandığıdır asıl mesele.

Saygı, korkuya dayalı itaat değildir. Yaşa, makama veya güce koşulsuz boyun

eğmek hiç değildir. Saygı, karşımızdaki insanın bizden farklı olsa bile onurlu

bir yaşam sürme hakkını kabul etmektir.

Bu nedenle ihtiyacımız olan şey geçmişe dönmek değil; geçmişten taşıdığımız

insani değerleri çağın özgürlükleriyle ve eleştirel düşünceyle yeniden

buluşturmaktır.

Çünkü kültürünü kaybeden toplum yalnızca geçmişiyle bağını koparmaz.

Geleceğine hangi değerleri miras bırakacağını da belirsizleştirir.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Biz çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağımızı konuşurken, o dünyaya nasıl

insanlar yetiştirdiğimizi neden yeterince sorgulamıyoruz?

Unutmayalım:

Bir toplumun geleceğini yalnızca yetiştirdiği başarılı insanlar değil, yetiştirdiği

vicdanlı insanlar da belirler.

Çünkü bilgi insanı güçlü kılabilir; ama o gücün insanlığa hizmet edip

etmeyeceğini belirleyen şey, karakteridir.

Ve bir toplum karakterini kaybetmeye başladığında, kaybettiği yalnızca kültürü

değil, birlikte yaşayabilme yeteneğidir.

Yazar

Mehmet Uzel

0 Yorum:

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *